Bir nefes yaklaşık 5 saniye sürer; 2 saniye soluk alırken, 3 saniye de verirken geçer. Retinada düzgün bir imajın oluşabilmesi için 10 saniye gereklidir. Oksijensiz kalan bir insan, yaklaşık 30 saniye içinde bayılır ve 1 dakika içinde komaya girer. Tek bir kanser hücresi ancak 100 günde bir bölünür. Fakat geometrik artış sebebiyle bir hücre ikiye, ikisi dörde, dördü de sekize çıktığı için bu yoldan çıkmış hücrelerin bezelye büyüklüğünde bir yumruya dönüşmesi için aradan sadece 8 ayın geçmesi yeter. Her dakika beyne yaklaşık 1 litre kan gider. Kan damarları boyunca ve dokularda dolaşan beyaz kan hücrelerinin aldıkları mesafe, dakikada, kendi uzunluklarının 3 katı kadardır. Yetişkinler, frekansı 16 ile 20.000 arasında olan sesleri farkedebilirler, ancak işitmek için en uygun frekanslar 1000-2000 arasındakilerdir. Kalp atışları sona erip dahilî vücut sıcaklığı 37°C dereceden 25°C dereceye düştüğü zaman ölüm vuku bulur...
Saniye, dakika, litre, bölünme, derece, hız, geometrik artış... Zaman ve mesafeler; yaşam ve sayılar nasıl da iç içe... Gördüklerimiz, göremediklerimiz, yaşamımız ve ölümümüz doğru oranlarda işleyen müthiş bir matematiksel denge içinde ilerlemekte. Matematik her yerde. Çünkü her şey gördüklerimizin ötesindeki matematiksel bir düzen ile giyinmekte. Çeşitli düzlemlerin kesişimindeki eğriler, doğrular ve noktalar bedenlenince ben ben oluyorum sen ise sen! Biçimler sayıların kombinasyonları çeşitlendikçe çoğalıyor, sonsuz bir özgürlüğe açılıyor.
Matematiğin dünyasını hep çok sevdim. Sayılarla, çizgiler ve noktalarla hep iyi anlaştım. O yüzden yaşamın içinde akan daireler ve çizgilerle; insalarla, yıldızlarla, çiçekler ve dalgalarla da iyi anlaşıyorum belki. Ormanda yürüken, yıldızlara bakarken, denizdeki dalgaları izlerken ya da küçük bir kozalağın o muhteşem fragmantal yapısında matematiğin izlerini sürerken büyüleniyorum. Renklerin arasında giderek şeffaflaşan zamanla akarken yaşam, kocaman evrendeki matematiksel düzene, herşeyin oturduğu o büyük şablona ve tasarıma hayran kalıyorum.
Yaşamın akışının da bu düzenin boyutlarından biri olduğunu biliyorum. Çevreme baktığımda doğayı var eden matematiksel yapıyı, ritmi, harmoniyi, tekrarı görüyorum.
Bütün tabiatın bir sayısal kodlama sistemine sahip olduğuna inanan matematik dehası Max Cohen'in yaşadığı kaosu anlatan bir Pİ filminde Cohen, “matematik doğanın dilidir. Çevremizdeki herşey sayılarla ifade edilebilir. Eğer bu sayıları herhangi bir sistemde rakamlarla ifade ederseniz, desenler meydana gelirâ€? diyordu. Ben de bu varsayımlardan çıktım yola; sonra Tarsus'un çocukken oyunlar oynadığım Çamlıyaylası'ndaki sonbahar renkleriyle, ruhumun kendini evinde hissettiği Ayvalık denizini, Kıbrıs'taki kumların harmonisiyle buluşturdum. Çünkü hepsi aynı düzeni anlatıyor; denge, ritm, doku, hiyerarşi diyordu, tasarımın temellerine iniyordu. İşte bu düzeni görünür kılmaya çalışıyorum foroğraflarımda. Tasarımcı olmak böyle bir şey değil midir zaten? Görmek, gördüğünü kendi dilinde göstermek, “bir de benim gibi bak, benim gibi dinle, benim gibi düşün!â€? diyebilmek; kendini kelimelerinden arındırarak böylesine ifade edebilmek. Algıladığımız muhteşem biçimleri kendi süzgecimizden geçirip yeniden var etmek.
Şimdi sessiz tanıklığımla başbaşa bırakıyorum sizi. Bu çalışmamın beni var eden varlığın bendeki yansıması olduğunu hatırlatarak...
Her doğan günü çocuksu bir sevinçle karşılayan; doğaya, çiçeklere ve yaşamdaki küçük mucizelere hayranlık duyan ve bana onları görmeyi ve sevmeyi öğreten renkli insana... ANNEME
Özgün Tanglay, Ekim 2005
No comments:
Post a Comment